18 mart canakkale zaferi | izmirsozluk

18 mart canakkale zaferi
*

baslik icinde ara
bunlar da var
. 18 mart 2007 canakkale zaferi yildonumu sozluk canakkale de
. 18 mart canakkale zaferi
. 18 mart sehitler gunu

  1. 18 martta kutladıgımız canakkale zaferi deniz savasının zaferidir.denizden gecemeyeceklerini düsünen itilaf kuvvetleri careyi karaya cıkarma yapmakla bulmuslar ancak bu da basarılı olmamıstır. iyi ki de olmamıstır, belki de ülkemizin yok olmanın esigine en cok geldigi savas bu savastır. o günlerde vatanımızı savunan tüm mehmetciklerin ruhu sad olsun.
    [kamyon soforu | 22/12/2006 07:18 ]
  2. 3 kasım 1914 ve 18 mart 1915 tarihleri arasında çanakkale boğazı'nda gerçekleşen seri deniz savaşlarından ordumuzun zaferle ayrılmasıdır. bu zafer, her yıl 18 mart günü yapılan etkinliklerle kutlanmaktadır.
    [avbarisco | 17/3/2007 21:56 ]
  3. [dolores | 18/3/2007 11:37 ]
  4. yikildi, bitti denilen bir ulkenin ve askerlerinin medeni gecinen dunyayi* bir tokatla kendisine getirdigi buyuk zafer. gunumuzde maalesef anlami cesitli hurafelerle bosaltilmaya calisilan buyuk ve onurlu zeferimiz. yok aksakalli bir dede bir okuyup uflemis dusman toz duman olmus hikayelerinin bini bir para. evet o sirada osmanli imparatorlugu'nun degisik vilayetlerindne gelen askerleri motive etmek icin din ve halifelik kullanildi. bunu inkar edilmiyor. ama madem hocalarin sehylerin bir okuyup uflemesine bakiyordu butun bu isler niye 250 bin kayip verdik o zaman. birde niye sadece canakkale de ortaya cikmis bu aksakalli dedeler. niye sarikamis'ta, allahu ekber daglari'nda on binlerce mehmet donarak olurken bir okuyup uflememisler. o mehmetlerin gunahi neymis.
    [aicanaro | 18/3/2007 12:16 ]
  5. çanakkale geçilmez...
    [xerxes | 24/4/2007 16:58 ]
  6. mehmet akif'ten çanakkale şehitlerine:
    Şu boğaz harbi nedir? var mı ki dünyada eşi?
    en kesif orduların yükleniyor dördü beşi,
    tepeden yol bularak geçmek için marmara'ya
    kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.
    ne hayâsızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı!
    nerde -gösterdiği vahşetle- "bu bir avrupalı!"
    dedirir: yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,
    varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yâhud kafesi!
    eski dünya, yeni dünya, bütün akvâm-ı beşer,
    kaynıyor kum gibi... mahşer mi, hakikat mahşer.
    yedi iklimi cihânın duruyor karşısında,
    ostralya'yla beraber bakıyorsun: kanada!
    çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk;
    sâde bir hâdise var ortada: vahşetler denk.
    kimi hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ...
    hani, tâ'ûna da zuldür bu rezil istilâ!
    ah, o yirminci asır yok mu, o mahhlûk-i asil,
    ne kadar gözdesi mevcud ise, hakkıyle sefil,
    kustu mehmetçiğin aylarca durup karşısına;
    döktü karnındaki esrârı hayâsızcasına.
    maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz...
    medeniyyet denilen kahbe, hakikat, yüzsüz.
    sonra mel'undaki tahribe müvekkel esbâb,
    öyle müdhiş ki: eder her biri bir mülkü harâb.

    öteden sâikalar parçalıyor âfâkı;
    beriden zelzeleler kaldırıyor a'mâkı;
    bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;
    sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.
    yerin altında cehennem gibi binlerce lâğam,
    atılan her lâğamın yaktığı yüzlerce adam.
    ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer
    o ne müdhiş tipidir: savrulur enkâz-ı beşer...
    kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el ayak,
    boşanır sırtlara, vâdilere, sağnak sağnak.
    saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd eller,
    yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller.
    veriyor yangını, durmuş da açık sinelere,
    sürü halinde gezerken sayısız tayyâre.

    top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler...
    kahraman orduyu seyret ki bu tehdide güler!
    ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
    alınır kal'a mı göğsündeki kat kat iman?
    hangi kuvvet onu, hâşâ, edecek kahrına râm?
    çünkü te'sis-i İlâhî o metin istihkâm.
    sarılır, indirilir mevki'-i müstahkemler,
    beşerin azmini tevkif edemez sun'-i beşer;
    bu göğüslerse hudâ'nın ebedî serhaddi;
    "o benim sun'-i bedi'im, onu çiğnetme" dedi.
    Âsım'ın nesli... diyordum ya... nesilmiş gerçek:
    İşte çiğnetmedi nâmusunu, çiğnetmeyecek.
    Şûhedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar...
    o, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar...
    vurulmuş tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
    bir hilâl uğruna, yâ rab, ne güneşler batıyor!
    ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker!
    gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.
    ne büyüksün ki kanın kurtarıyor tevhid'i...
    bedr'in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.
    sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?
    "gömelim gel seni tarihe" desem, sığmazsın.
    herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb...
    seni ancak ebediyyetler eder istiâb.
    "bu, taşındır" diyerek kâ'be'yi diksem başına;
    ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;
    sonra gök kubbeyi alsam da ridâ namıyle,
    kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle;
    mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan,
    yedi kandilli süreyyâ'yı uzatsam oradan;
    sen bu âvizenin altında, bürünmüş kanına;
    uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,
    türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;
    gündüzün fecr ile âvizeni lebriz etsem;
    tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana...
    yine bir şey yapabildim diyemem hatırana.

    sen ki, son ehl-i salibin kırarak salvetini,
    Şarkın en sevgili sultânı salâhaddin'i,
    kılıç arslan gibi iclâline ettin hayran...
    sen ki, İslâm'ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,
    o demir çenberi göğsünde kırıp parçaladın;
    sen ki, ruhunla beraber gezer ecrâmı adın;
    sen ki, a'sâra gömülsen taşacaksın... heyhât!
    sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât...
    ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,
    sana âguşunu açmış duruyor peygamber.
    [alk | 24/4/2007 17:09 ]