/ 3 / 3
bu da kendisinin güzel şiirlerinden sadece bir tanesi:
davet
dörtnala gelip uzak asya'dan
akdenize bir kısrak başı gibi uzanan
bu memleket bizim.
bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak
ve ipek bir halıya benziyen toprak,
bu cehennem, bu cennet bizim.
kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,
yok edin insanın insana kulluğunu,
bu davet bizim...
yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
ve bir orman gibi kardeşçesine,
bu hasret bizim...
döneminde vatan haini ilan edilmesi karsın şimdilerde kahraman ilan edilmektedir.
böyle ünlü bir ustadı anlayamamak ya da vatan hainliği ile suclamak bazı baskıcı kesimlerin ve basiretsiz yönetimlerin kabahatidir.
gönlümle baş başa düşündüm demin;
artık bir sihirsiz nefes gibisin.
Şimdi tâ içinde bomboş kalbimin
akisleri sönen bir ses gibisin.
mâziye karışıp sevda yeminim,
bir anda unuttum seni, eminim
kalbimde kalbine yok bile kinim
bence artık sen de herkes gibisin.
cem karaca nefis bestelemiş ve iyice bileyleyip söylemiştir ayrıca.ikisi de huzur içinde yatsın.
15 ocak 1902'de selanik'te doğdu. heybeliada bahriye mektebi'ni bitirdi. hamidiye kruvazörü'nde güverte subayı iken, sağlık nedeniyle askerlikten ayrıldı, bu arada ilk şiirlerini yayımladı.
1921 başlarında kurtuluş savaşı'na katılmak için anadolu'ya geçti, bolu'da öğretmen olarak görevlendirildi.
daha sonra batum üzerinden moskova'ya giderek doğu emekçileri komünist üniversitesi'ne (kutv) yazıldı. burada siyasal bilimler ve iktisat okudu.
1924'te yurda döndü. aydınlık gazetesinde yayınlanan yazı ve şiirleri yüzünden on beş yıl hapsi istenince yeniden sovyetler birliği'ne gitti.
1928 af kanunu'ndan yararlanıp tekrar yurda döndü. resimli ay dergisinde çalışmaya başladı.
1932'de yeniden dört yıl hapse mahkûm olduysa da, bu kez onuncu yıl affı'ndan yararlandı. gazetecilik yaptı, film stüdyolarında çalıştı.
1938'de orduyu ve donanmayı isyana teşvik ettiği iddiasıyla 28 yıl 4 ay hapis cezasına çarptırıldı. çankırı ve bursa cezaevlerinde yattı. 1950'de özgürlüğüne kavuştuysa da sürekli olarak izlenmekten kurtulamadı; kitaplarını yayınlatma, oyunlarını oynatma olanağı bulamadı. askere alınması kararlaştırılınca romanya üzerinden tekrar moskova'ya gitti.
1951'de t.c. yurttaşlığından çıkarıldı.
3 haziran 1963'te bir kalp krizi sonucu yaşama veda etti. moskova'da novodeviçye mezarlığı'nda toprağa verildi.
ümitli şey....
dünyanın en güzel sesinden en güzel şarkıyı dinlemek gibi bir şey...
fakat artık ümit yetmiyor bana,
ben artık şarkı dinlemek değil
şarkı söylemek istiyorum....
vatan haini
"nâzım hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.
amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi hikmet.
nâzım hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ."
bir ankara gazetesinde çıktı bunlar, üç sütun üstüne, kapkara haykıran puntolarla,
bir ankara gazetesinde, fotoğrafı yanında amiral vilyamson'un
66 santimetre karede gülüyor, ağzı kulaklarında, amerikan amirali
amerika, bütçemize 120 milyon lira hibe etti, 120 milyon lira.
"amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi hikmet
nâzım hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ."
evet, vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz, ben yurt
hainiyim, ben vatan hainiyim.
vatan çiftliklerinizse,
kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan,
vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan,
vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın,
fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan,
vatan tırnaklarıysa ağalarınızın,
vatan, mızraklı ilmühalse, vatan, polis copuysa,
ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan,
vatan, amerikan üsleri, amerikan bombası, amerikan donanması topuysa,
vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan,
ben vatan hainiyim.
yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla :
nâzım hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.
28.7.1962
nazım hikmet'in bursa cezaevi'nde tutsaklık günleri. koğuş arkadaşlarını okumaya yazmaya yönlendiren nazım, aynı zamanda cezaevi yönetimine de yardım etmektedir.
cezaevi denetimine adalet bakanlığı'ndan bir müfettiş gelir. bir kaç gün denetim yaptıktan sonra müdüre:
"nazım da buradaymış, çağır da görelim nasıl biridir?" der.
nazım'ı odaya getirirler. müdür koltuğuna iyice kurulan müfettiş nazım'ı tepeden tırnağa süzer ve:
"demek nazım sizsiniz." der. nazım'a oturması için yer göstermez. kısa bir konuşma sonrası, "gidebilirsiniz." der.
nazım tam kapıdan çıkarken durur ve müfettişe:
"ömer hayyam adınıduydunuz mu?" diye sorar.
müfettiş hemen atılır:
"kim duymaz hayyam'ı."
nazım:
"hayyam zamanında İran hükümdarı kimdi?" diye sorar. müfettiş şaşırır.
nazım konuşmasını sürdürür,
"görüyorsunuz sanatcıyı anımsadınız ama hükümdarı anımsamadınız. yıllar sonra beni dünya anımsayacak ama dönemin adalet bakanı'nı ve sizi kimse anımsamayacak." der çıkar.
müfettiş yaptığı yanlışı anlar, nazım'ı geri çağırır ama nazım koğuşunun yolunu tutmuştur.
sahi, o dönemin adalet bakanı kimdi?
ama anadolu halkının, bu toprakların şairiydi.
ne büyük aşkı vera'ya ne de büyük aşkı türkiye'sine kavuşamadan ölmüş ve halâ daha ''anadolu'da bir köy mezarına''gömülemediği için üşüdüğünü düşündüğüm insan...
kurtuluş savaşını ondan ve mehmet akif'ten güzel kimse anlatmamıştı....
kuvayi milliye destanını alın ve okuyun sonra bir daha okuyun sonra bir daha........
dağlarda tek tek ateşler yanıyordu.
ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki
şayak kalpaklı adam
nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden
güzel, rahat günlere inanıyordu
ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında,
birdenbire beş adım sağında onu gördü.
paşalar onun arkasındaydılar.
o, saati sordu.
paşalar : "üç" dediler.
sarışın bir kurda benziyordu.
ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.
yürüdü uçurumun başına kadar,
eğildi, durdu.
bıraksalar
ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak
ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak
kocatepe'den afyon ovası'na atlıyacaktı...
bugun beni ilk defa güneşe çıkardılar
ve ben ömrümde ilk defa
gökyüzünün benden bu kadar uzak
bu kadar mavi
bu kadar geniş olduguna şaşarak
kımıldamadan durdum
sonra saygı ile topraga oturdum
bu anda ne düşmek kavgalara
ne hürriyet,ne karım
toprak,güneş ve ben
bahtiyarım..
1902'de doğdum
doğduğum şehre dönmedim bir daha
geriye dönmeyi sevmem
üç yaşımda halep'te paşa torunluğu ettim
on dokuzumda moskova'da komünist üniversite öğrenciliği
kırk dokuzumda yine moskova'da tseka-parti konukluğu
ve on dördümden beri şairlik ederim
kimi insan otların kimi insan balıkların çeşidini bilir
ben ayrılıkların
kimi insan ezbere sayar yıldızların adını
ben hasretlerin
hapislerde de yattım büyük otellerde de
açlık çektim açlık gırevi de içinde ve tatmadığım yemek yok gibidir
otuzumda asılmamı istediler
kırk sekizimde barış madalyasının bana verilmesini
verdiler de
otuz altımda yarım yılda geçtim dört metre kare betonu
elli dokuzumda on sekiz saatta uçtum pırağ'dan havana'ya
lenin'i görmedim nöbet tuttum tabutunun başında 924'de
961'de ziyaret ettiğim anıtkabri kitaplarıdır
partimden koparmağa yeltendiler beni
sökmedi
yıkılan putların altında da ezilmedim
951'de bir denizde genç bir arkadaşla yürüdüm üstüne ölümün
52'de çatlak bir yürekle dört ay sırtüstü bekledim ölümü
sevdiğim kadınları deli gibi kıskandım
şu kadarcık haset etmedim Şarlo'ya bile
aldattım kadınlarımı
konuşmadım arkasından dostlarımın
içtim ama akşamcı olmadım
hep alnımın teriyle çıkardım ekmek paramı ne mutlu bana
başkasının hesabına utandım yalan söyledim
yalan söyledim başkasını üzmemek için
ama durup dururken de yalan söyledim
bindim tirene uçağa otomobile
çoğunluk binemiyor
operaya gittim
çoğunluk gidemiyor adını bile duymamış operanın
çoğunluğun gittiği kimi yerlere de ben gitmedim 21'den beri
camiye kiliseye tapınağa havraya büyücüye
ama kahve falıma baktırdığım oldu
yazılarım otuz kırk dilde basılır
türkiye'mde türkçemle yasak
kansere yakalanmadım daha
yakalanmam da şart değil
başbakan filân olacağım yok
meraklısı da değilim bu işin
bir de harbe girmedim
sığınaklara da inmedim gece yarıları
yollara da düşmedim pike yapan uçakların altında
ama sevdalandım altmışıma yakın
sözün kısası yoldaşlar
bugün berlin'de kederden gebermekte olsam da
insanca yaşadım diyebilirim
ve daha ne kadar yaşarım
başımdan neler geçer daha
kim bilir...
ben, türk şairi komünist nâzım hikmet ben,
tepeden tırnağa iman,
tepeden tırnağa kavga, hasret ve ümitten ibaret ben...
(»bkz: aziz nesin)
(»bkz: yılmaz güney)
(»bkz: uğur mumcu)
(»bkz: deniz gezmiş)
(»bkz: ahmet kaya)
böyle uzar bu...
ya hayrandır sana, ya düşman
ya hiç yokmuşsun gibi unutulursun
ya bir dakka bile çıkmazsın akıldan...
çürüksüz ve cam gibi berrak bir kış günü
sımsıkı etini dişlemek sıhhatli, beyaz bir elmanın
ey benim sevgilim, karlı bir çam ormanında nefes almanın
bahtiyarlıgına benzer seni sevmek
kim bilir, belki bu kadar sevmezdik birbirimizi
uzaktan seyredemeseydik ruhunu birbirimizin
kim bilir felek ayırmasaydı bizi birbirimizden
belki bu kadar yakın olmazdık birbirimize...
gün iyiden iyiye ışıdı artık
tortusu dibe çöken bir su gibi duruldu, berraklaştı ortalık.
sevgilim, sanki seninle yüz yüze geldim birdenbirde:
aydınlık, alabildigine aydınlık...
bu sitede yazılanların hiçbiri doğru değildir. aslında yazılanların hepsi gerek mizahi gerekse ciddi bir şekilde, birer düşünce, birer yorum hatta dünya görüşünü belirtmesine rağmen, bir önlem unsuru olarak burada yazanları ciddiye almamanız şiddetle tavsiye edilir. 18 yaşından küçüklerin, okumasında, yazmasında ve kullanmasında site açısından hiçbir sakınca yoktur. isterlerse okullarında okuma fişi olarak bile kullanabilirler. yazarlar izmir sözlüke yazdıkları entrylerin telif haklarını ajdar anıka devretmiş sayılırlar. sitede bulunan yazıları aşırıp, orada burada hunharca ve fütursuzca kullananlar için sitenin bir beyzbol sopası vardır. bu kişi ya da kişilerin tespit edilmesi halinde, gayet kibar bir dille bir saniye gelir misin? denir, kuytu bir yere çekilerek ağzı bantlanmak suretiyle beyzbol sopasının saatte kaç km. vuruş hızı yaptığı bizzat üzerlerinde denenip öğrenilir.. Bir sorun, istek ya da haddinizi aşarak öneri de bulunmak isterseniz bize yazın, güzin ablalığın allahını görün.
iletişim - rss